13 Eylül 2010 Pazartesi
10 Eylül 2010 Cuma
8 Eylül 2010 Çarşamba
RAHİBELERE ÖZÜR BORCU
.jpg)
Sivil toplum emektarlarıyla Kürt meselesinin çözümü için neler yapabileceğimizi tartıştığımız ve biraz da umutsuz ayrıldığımız bir akşamdı. Beraber yürüdüğümüz arkadaşlarım Taksim’deki bir otelin önünde bekleyen bir grubu heyecanla işaret ettiler. Dönüp baktığımda baştan ayağa siyahlar içinde, kadınlı erkekli bir topluluk gördüm. Erkeklerin kıyafetlerinden rahip oldukları anlaşılmasaydı, rahibelerin bir grup takva ehli Müslüman kadın olduğunu düşünebilirdim. Yani rahibelerin kıyafeti, Müslüman kadınların kıyafetine gerçekten çok benziyordu ve bu benzerliği ehl-i kitapla Müslümanlar arasında “müşterek olan kelime”nin (Âli İmrân-64) tecessümlerinden biri olarak gördüğümden gocunmak bir yana oldukça memnun olmuştum.
Cesaretimi topladım ve yanlarına gidip rahibelerden birine kendimi tanıttım. Kıyafetlerinin İslâm’daki kadın tesettürüne çok benzediğini ve Müslüman bir kadın olarak bir gün onlar kadar mütevazı bir biçimde örtünebilmeyi arzu ettiğimi anlattım. Bu ‘girişi’ hem şaşkınlık hem de mutlulukla karşıladılar ve ayaküstü biraz sohbet ettik. Yunanistan’ın ücra bir köyündeki bir manastırdan Türkiye’yi ziyarete geldiklerini ve buradaki ilk akşamlarında böyle karşılanmaktan ötürü çok memnun olduklarını söylediler. Gruptan ilk tanıştığım kişi olan rahibe Antonini (fotoğrafta) adresimi istedi. Bana kart atacakmış. Ayrılırken Yunanistan’a yolum düşerse mutlaka manastırlarına da beklediklerini eklediler. Yaklaşık bir ay sonra rahibe Antonini’den üstünde manastırlarının fotoğrafı olan bir kart aldım. Tanışmamızı büyük bir keyifle yâd ettiğini yazıp davetini tekrarlıyordu.
CHP’nin referanduma dair gibi görünen ama diğerleri gibi referandumla alakası olmayan afişlerinden birindeki “Müslüman kadınların rahibe gibi örtünmesi için evet” yazısı yüzünden çıkan tartışmayı takip ederken aklıma hep rahibe Antonini geldi. ‘Çarşaf açılımı’ yaptıklarından olsa gerek CHP’nin başörtüsü düşmanlığı artık “kara çarşaf”la değil “rahibe kıyafeti”yle temsil ediliyor herhalde. Başörtüsünü yabancılaştıramayanlar şimdi de rahibeler üzerinden örtünmeyi ‘yabancı’ veya ‘kökü dışarıda(!)’ bir unsur olarak göstermeye çabalıyorlar sanırım.
Hıristiyanlık karşıtlığıyla başörtüsü karşıtlığını aynı çizgide buluşturmayı başaran bu ‘zeki’ slogan aslında iki dinin mensuplarına da hakaret ediyor. Fakat Hıristiyan seçmen sayısının azlığından olsa gerek, işin sadece başörtüsü düşmanlığıyla alakalı kısmı tepki görüyor. Hâlbuki Yasin Aktay’ın Yeni Şafak’ta yazdığı gibi “İnandıkları gibi giyinmekten ve yaşamaktan dolayı rahibeler ancak saygıyla anılmayı hak ediyorlar”. Bu yüzden dinî değerlerle kavgayı gelenek haline getirmiş CHP’den değil ama “Birey değil, devlet laik olur” diyen Başbakan’dan ve “Hepimiz birlikte Türkiye’yiz” diyen AKP’den ‘daha fazla’sını beklerdim doğrusu.
AKP iktidarında gayrımüslimlere yönelik müspet politikalar hayata geçirilmeye ve toplumdaki gayrımüslim korkusu aşılmaya başlanmış olsa da hâlen yolun çok başındayız. Örneğin İsviçre’deki minare yasağına haklı olarak tepki gösterip, Ahtamar Kilisesi’nin tepesindeki haçı kaldırmayı kendimize hak olarak görebiliyoruz. İmam-Hatip Liseleri’ne karşı uygulanan ayrımcı politikayı eleştirip, dinadamı yetiştirmekten öte bir işlevi olmayan Büyükada Ruhban Okulu’nun kapalı tutulmasını savunabiliyoruz. Amerika’daki cami karşıtı protestolara öfkelenip, tarihî kiliseleri senede bir gün ibadete açmayı ‘olay’ haline getirebiliyoruz. Başörtüsünün dindeki yeri hakkında ahkâm kesen politikacılara ateş püskürüp, Patrik Bartholomeos’un unvanının ne olduğuna karar vermeyi haddimiz sanabiliyoruz. Örnekler ne yazık ki çoğaltılabilir ama sonuçta mevzubahis ayrımcı ve kibirli tavır ne laik devlete ne de Müslüman ferde yakışıyor.
Ezberletilmiş korkuların ‘öteki’ne eziyet etmek için kullanılmasının ne demek olduğunu Müslümanlar çok iyi bilir. Bundan ötürü gayrımüslimlere karşı işlenen en büyük günahlardan olan 6-7 Eylül’ün yıl dönümüne denk gelen bu tartışmanın resmî ideoloji tarafından iliğimize kadar işlenen gayrımüslim korkusuyla yüzleşmemize vesile olmasını diliyorum. Ayrıca başta rahibeler olmak üzere Hıristiyan vatandaşlarımızın hak ettiği özrün geç de olsa dileneceğini umuyor, sivil toplumdan bu yönde ilk çağrıyı gerçekleştiren Dünya Mıhellemi Birliği Kurucu Başkanı Mehmet Ali Aslan’ı ve çağrısına destek veren sivil toplum kuruluşlarını kutluyorum.
Not: “Statüko için hezimet vakti” olan 12 Eylül geldi çattı. Müslüman kardeşlerimin Ramazan Bayramı ile bütün statüko karşıtlarının ‘gaza’sı şimdiden mübarek olsun.
hasiralti@gmail.com
Eyvallah Şahım Eyvallah, HAK LA İLAHE İLLALLAH
Celladına aşık olmak
Bu ülkede Alevileri anlamak hiç de kolay değil. Sistemin en büyük mağdurlarından biri olan bu kesimin statükoyu korumak için neden bu kadar canla başla didindiğini anlamak gerçekten çok zor.
Mesela CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun referandum sürecinde söylediklerine baktığınızda, 'savunduğu şeylerin ne olduğunu tam olarak biliyor mu?' diye sorası geliyor insanın. Ya da gerçekten inanarak mı savunuyor, emin olamıyorsunuz.
Dersim'li Kılıçdaroğlu, cansiperane bir şekilde bu statükonun devam etmesi için uğraşıyor. Bu nedenle de referandumda 'hayır' denmesini istiyor. Ancak bunu söylerken, müesses nizamın en büyük mağduru olan Dersimli ailesini olayın neresine koyuyor anlamak mümkün değil.
Dersim olayları; devletin Alevilere nasıl baktığını gösteren, Alevilerin yeni devletle yüzleştiği çok önemli bir hadisedir. Bu, aslında yeni dönemde bütün farklılıkların yok edileceğini, Alevilerin de bundan fazlasıyla nasibini alacağını gösteren büyük bir işaret fişeğidir. Yeni devletin farklı olan hiçbir şeye tahammülü yoktur. Koca bir imparatorluk bakiyesinde her şey tek tip olacaktır. Herkes aynı giyecek, aynı şeye inanacak ve herkes aynı kökten gelmiş olacak! Tanımlamaları artık devlet yapacak ve herkesin kendisine uygun görülen tanımlamaya mutlak surette itaat etmesi gerekecektir. Devletin bu yeni anlayışında dine zaten yer yoktur, Aleviliğin olması da düşünülemez. Yani devlete göre böyle bir topluluk bu ülkede yaşamamaktadır.
Aleviler sonraki yıllarda da müesses nizamın gadrinden kendisine düşen payı fazlasıyla alacaktır. 12 Eylül darbesinin şartları için gereken kaotik ortamı oluşturmak için de, Aleviler kontrgerillanın boy hedefinden hiç inmeyecektir.
Çorum, Maraş başta olmak üzere yurdun bir çok yerinde binlerce Alevi öldürüldü bu süreçte. O olaylara bugünün gözlüğüyle baktığımızda bütün faili meçhul cinayetleri işleyenlerin kontgerilla olduğunu anlamak hiç de zor değil. Nitekim 1993 gizli darbesini yaparken de Madımak'da onlarca Aleviyi diri diri yaktılar. Türkiye'yi karıştırmak isteyen derin güçler için, Alevi-Sünni çatışması her zaman 'elde bir' olarak görüldü. Aynı topraklarda yaşayan iki yerli unsur, provokatif eylemlerle çatışma ortamına sürüklenirken, ülke bir türlü sakinleşemedi.
Aleviler, korudukları ve uğrunda canhıraş mücadele ettikleri yapının aslında bir korku düzeni olduğunu ve bu ülkede yaşayan herkesi tehdit ettiğini ya fark etmiyor ya da fark etmek istemiyor. Zaman zaman yüksek yargıda ve yüksek bürokraside kendi düşüncelerine mensup olanlara güvenerek Suriye gibi bir ülke olabilmeyi hayal etmiyor değiller. Ama bunun hem Türkiye gerçeklerine hem dünya gerçeklerine ne kadar ters olduğunu göremiyorlar. Bu boş hayal ile hem Türkiye'yi hem de kendilerini oyalıyorlar.
Bazı Aleviler celladına aşık bir mahkum gibi. Şu andaki korku düzeninin dindarlar, Kürtler gibi Aleviler için de büyük bir tehdit unsuru olduğunu fark edecekleri gün, Türkiye ışığını bulacak. Büyük bir cesaretle özgürlüğü savunmak hepimizin işine yarayacak. Başta da Alevilerin...
08 Eylül 2010, Çarşamba
M.Kamış Zaman
Bu ülkede Alevileri anlamak hiç de kolay değil. Sistemin en büyük mağdurlarından biri olan bu kesimin statükoyu korumak için neden bu kadar canla başla didindiğini anlamak gerçekten çok zor.
Mesela CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun referandum sürecinde söylediklerine baktığınızda, 'savunduğu şeylerin ne olduğunu tam olarak biliyor mu?' diye sorası geliyor insanın. Ya da gerçekten inanarak mı savunuyor, emin olamıyorsunuz.
Dersim'li Kılıçdaroğlu, cansiperane bir şekilde bu statükonun devam etmesi için uğraşıyor. Bu nedenle de referandumda 'hayır' denmesini istiyor. Ancak bunu söylerken, müesses nizamın en büyük mağduru olan Dersimli ailesini olayın neresine koyuyor anlamak mümkün değil.
Dersim olayları; devletin Alevilere nasıl baktığını gösteren, Alevilerin yeni devletle yüzleştiği çok önemli bir hadisedir. Bu, aslında yeni dönemde bütün farklılıkların yok edileceğini, Alevilerin de bundan fazlasıyla nasibini alacağını gösteren büyük bir işaret fişeğidir. Yeni devletin farklı olan hiçbir şeye tahammülü yoktur. Koca bir imparatorluk bakiyesinde her şey tek tip olacaktır. Herkes aynı giyecek, aynı şeye inanacak ve herkes aynı kökten gelmiş olacak! Tanımlamaları artık devlet yapacak ve herkesin kendisine uygun görülen tanımlamaya mutlak surette itaat etmesi gerekecektir. Devletin bu yeni anlayışında dine zaten yer yoktur, Aleviliğin olması da düşünülemez. Yani devlete göre böyle bir topluluk bu ülkede yaşamamaktadır.
Aleviler sonraki yıllarda da müesses nizamın gadrinden kendisine düşen payı fazlasıyla alacaktır. 12 Eylül darbesinin şartları için gereken kaotik ortamı oluşturmak için de, Aleviler kontrgerillanın boy hedefinden hiç inmeyecektir.
Çorum, Maraş başta olmak üzere yurdun bir çok yerinde binlerce Alevi öldürüldü bu süreçte. O olaylara bugünün gözlüğüyle baktığımızda bütün faili meçhul cinayetleri işleyenlerin kontgerilla olduğunu anlamak hiç de zor değil. Nitekim 1993 gizli darbesini yaparken de Madımak'da onlarca Aleviyi diri diri yaktılar. Türkiye'yi karıştırmak isteyen derin güçler için, Alevi-Sünni çatışması her zaman 'elde bir' olarak görüldü. Aynı topraklarda yaşayan iki yerli unsur, provokatif eylemlerle çatışma ortamına sürüklenirken, ülke bir türlü sakinleşemedi.
Aleviler, korudukları ve uğrunda canhıraş mücadele ettikleri yapının aslında bir korku düzeni olduğunu ve bu ülkede yaşayan herkesi tehdit ettiğini ya fark etmiyor ya da fark etmek istemiyor. Zaman zaman yüksek yargıda ve yüksek bürokraside kendi düşüncelerine mensup olanlara güvenerek Suriye gibi bir ülke olabilmeyi hayal etmiyor değiller. Ama bunun hem Türkiye gerçeklerine hem dünya gerçeklerine ne kadar ters olduğunu göremiyorlar. Bu boş hayal ile hem Türkiye'yi hem de kendilerini oyalıyorlar.
Bazı Aleviler celladına aşık bir mahkum gibi. Şu andaki korku düzeninin dindarlar, Kürtler gibi Aleviler için de büyük bir tehdit unsuru olduğunu fark edecekleri gün, Türkiye ışığını bulacak. Büyük bir cesaretle özgürlüğü savunmak hepimizin işine yarayacak. Başta da Alevilerin...
08 Eylül 2010, Çarşamba
M.Kamış Zaman
6 Eylül 2010 Pazartesi
4 Eylül 2010 Cumartesi
3 Eylül 2010 Cuma
A.A. EMİN AĞABEY DİYOR Kİ: İKİ TÜR
Bugün ciddi bir kavga yaşanıyor Türkiye’de.
Neyin kavgasını yapıyoruz?
Basit olarak anlattığımızda iki temel görüş ve iki temel grup var.
Biri, devletin, halkın iradesiyle işbaşına gelen parlamentoyu ve siyasi iktidarı yönetmesini istiyor.
İkincisi, halkın iradesinin belirlediği parlamentonun ve siyasi iktidarın, devleti yönetmesini istiyor.
Kavganın özü bu.
Zaten tarafların neleri savunduklarına bakarsanız, bunu açıkça görürsünüz.
Bu önemli Anayasa değişikliklerini için yapılan referandumda bu değişikliğe karşı çıkanlar, ordunun ve yargının siyasi iktidarları denetleyecek bir güce sahip olması fikrini destekliyorlar.
Ordu, kendi kendini çok hırpaladığı, çok fazla hata yaptığı, kendini çok fazla eskittiği için artık bu kavgada eskisi kadar önemli değil.
Asıl kavga “yargı” üzerinden devam ediyor.
Bu Anayasa değişikliği, “yüksek yargının” siyaseti sınırlama gücünü buduyor, yargıyı “evrensel” ölçülerde olması gereken yere çekiyor.
Bu neden çok önemli?
Çünkü siz yüksek yargının bu gücünü kısıtlayamazsanız, “halkın iradesini” güçlü kılacak hiçbir anayasa değişikliğini gerçekleştiremezsiniz.
Bugünkü yapısı ve gücüyle “yüksek yargı” her demokratik adımı engeller.
Demokratik değişimleri gerçekleştirebilmek için mutlaka bu engelin yıkılması gerekir.
Referandumda oylayacağımız değişiklikler de zaten bunu yapıyor.
Burada görüntüyü “karmaşık” hale getiren, normalde “halk iradesini” desteklemesi gereken siyasi partilerin bizzat kendi özgürlüklerinin kısıtlanması için uğraşmaları.
Bir siyasi parti, halkın iradesinin sınırlanmasını, kendi özgürlüğünün
kısıtlanmasını niye ister?
Benim görebildiğim kadarıyla bunun tek bir nedeni vardır.
Asla halkın desteğiyle iktidara gelemeyeceğine inandığı için kendisine devlet destekli bir iktidar kapısı arar.
Peki, bir siyasi parti hangi nedenlerle “asla iktidara gelemeyeceğine” inanır?
Halkın taleplerine cevap veremeyeceğine kesin kanaat getirdiğinde.
Neden CHP ve MHP, Anayasa değişikliklerine karşı çıkarak “devlet iktidarını” savunuyor?
Çünkü iktidara gelebileceklerine dair hiçbir umutları yok.
Bu iki parti de, iki büyük grubun, muhafazakârlarla Kürtlerin taleplerini karşılamaya muktedir değil.
Muhafazakârlarla Kürtlerin desteğini almadan da iktidar olamazlar.
AKP, neden değişiklik olsun, devletin baskısı azalsın, sivil siyasetin alanı açılsın istiyor?
Çünkü o, iktidar olabileceğine inanıyor ve kendi iktidarının da “demokratik” ülkelerin siyasi iktidarları kadar güce sahip olmasını istiyor.
Niye AKP iktidar olabileceğinden emin?
Çünkü o, çok önemli bir “kesişme” noktasını keşfetti.
Türkiye’nin muhafazakârlarının “kendi hayat tarzlarına” göstertilmesini istediği saygıyla, aynı kesimin zenginleşmek için dünyaya açılma isteğinin kesiştiği noktayı besleyen bir politika izliyor.
Ama AKP’nin ve muhafazakârların ciddi bir sorunu var.
Kendileri için istedikleri özgürlükleri, aynı cömertlikle Aleviler ve Kürtler için istemiyorlar.
Bu, çok uzun yıllar boyunca birikmiş “milliyetçi ve mezhepsel”
reflekslerinden kaynaklanıyor.
Muhafazakârların ve AKP’nin, gerçek bir demokraside sahip olmaları gerektiğine inandıkları “gerçek” iktidar için Kürtlere ve Alevilere ihtiyaçları var, bu iki grubun çıkarlarını da kendi çıkarları kadar dirençle savunmadıkları sürece “iktidar” olurlar ama “devletin baskıcı gücünü” geriletmekte zorlanırlar.
Kavga, devlet gücünden yana olanlarla olmayanlar arasında, bu tamam.
Ama devletin “haksız” gücünü geriletmek için harekete geçen AKP, bu kavgada “doğal” müttefikleri olacak kitlelerle gerektiğince bütünleşemediği için, “devlet yanlıları” gerçekte sahip olduklarından daha fazla bir güce sahip gözüküyorlar.
Muhafazakâr Sünniler, Alevilerle Kürtlerin güvenini kazanmak zorunda.
Bu büyük kavga, “demokrasi lehine” ancak böyle sonuçlanır.
Bugün “siyasi iktidar” kavramının somut temsilcisi olan AKP, bu gerçeği anladığında, burası gerçek bir demokrasiye doğru hızla yürür.
ahmetaltan111@gmail.com
Neyin kavgasını yapıyoruz?
Basit olarak anlattığımızda iki temel görüş ve iki temel grup var.
Biri, devletin, halkın iradesiyle işbaşına gelen parlamentoyu ve siyasi iktidarı yönetmesini istiyor.
İkincisi, halkın iradesinin belirlediği parlamentonun ve siyasi iktidarın, devleti yönetmesini istiyor.
Kavganın özü bu.
Zaten tarafların neleri savunduklarına bakarsanız, bunu açıkça görürsünüz.
Bu önemli Anayasa değişikliklerini için yapılan referandumda bu değişikliğe karşı çıkanlar, ordunun ve yargının siyasi iktidarları denetleyecek bir güce sahip olması fikrini destekliyorlar.
Ordu, kendi kendini çok hırpaladığı, çok fazla hata yaptığı, kendini çok fazla eskittiği için artık bu kavgada eskisi kadar önemli değil.
Asıl kavga “yargı” üzerinden devam ediyor.
Bu Anayasa değişikliği, “yüksek yargının” siyaseti sınırlama gücünü buduyor, yargıyı “evrensel” ölçülerde olması gereken yere çekiyor.
Bu neden çok önemli?
Çünkü siz yüksek yargının bu gücünü kısıtlayamazsanız, “halkın iradesini” güçlü kılacak hiçbir anayasa değişikliğini gerçekleştiremezsiniz.
Bugünkü yapısı ve gücüyle “yüksek yargı” her demokratik adımı engeller.
Demokratik değişimleri gerçekleştirebilmek için mutlaka bu engelin yıkılması gerekir.
Referandumda oylayacağımız değişiklikler de zaten bunu yapıyor.
Burada görüntüyü “karmaşık” hale getiren, normalde “halk iradesini” desteklemesi gereken siyasi partilerin bizzat kendi özgürlüklerinin kısıtlanması için uğraşmaları.
Bir siyasi parti, halkın iradesinin sınırlanmasını, kendi özgürlüğünün
kısıtlanmasını niye ister?
Benim görebildiğim kadarıyla bunun tek bir nedeni vardır.
Asla halkın desteğiyle iktidara gelemeyeceğine inandığı için kendisine devlet destekli bir iktidar kapısı arar.
Peki, bir siyasi parti hangi nedenlerle “asla iktidara gelemeyeceğine” inanır?
Halkın taleplerine cevap veremeyeceğine kesin kanaat getirdiğinde.
Neden CHP ve MHP, Anayasa değişikliklerine karşı çıkarak “devlet iktidarını” savunuyor?
Çünkü iktidara gelebileceklerine dair hiçbir umutları yok.
Bu iki parti de, iki büyük grubun, muhafazakârlarla Kürtlerin taleplerini karşılamaya muktedir değil.
Muhafazakârlarla Kürtlerin desteğini almadan da iktidar olamazlar.
AKP, neden değişiklik olsun, devletin baskısı azalsın, sivil siyasetin alanı açılsın istiyor?
Çünkü o, iktidar olabileceğine inanıyor ve kendi iktidarının da “demokratik” ülkelerin siyasi iktidarları kadar güce sahip olmasını istiyor.
Niye AKP iktidar olabileceğinden emin?
Çünkü o, çok önemli bir “kesişme” noktasını keşfetti.
Türkiye’nin muhafazakârlarının “kendi hayat tarzlarına” göstertilmesini istediği saygıyla, aynı kesimin zenginleşmek için dünyaya açılma isteğinin kesiştiği noktayı besleyen bir politika izliyor.
Ama AKP’nin ve muhafazakârların ciddi bir sorunu var.
Kendileri için istedikleri özgürlükleri, aynı cömertlikle Aleviler ve Kürtler için istemiyorlar.
Bu, çok uzun yıllar boyunca birikmiş “milliyetçi ve mezhepsel”
reflekslerinden kaynaklanıyor.
Muhafazakârların ve AKP’nin, gerçek bir demokraside sahip olmaları gerektiğine inandıkları “gerçek” iktidar için Kürtlere ve Alevilere ihtiyaçları var, bu iki grubun çıkarlarını da kendi çıkarları kadar dirençle savunmadıkları sürece “iktidar” olurlar ama “devletin baskıcı gücünü” geriletmekte zorlanırlar.
Kavga, devlet gücünden yana olanlarla olmayanlar arasında, bu tamam.
Ama devletin “haksız” gücünü geriletmek için harekete geçen AKP, bu kavgada “doğal” müttefikleri olacak kitlelerle gerektiğince bütünleşemediği için, “devlet yanlıları” gerçekte sahip olduklarından daha fazla bir güce sahip gözüküyorlar.
Muhafazakâr Sünniler, Alevilerle Kürtlerin güvenini kazanmak zorunda.
Bu büyük kavga, “demokrasi lehine” ancak böyle sonuçlanır.
Bugün “siyasi iktidar” kavramının somut temsilcisi olan AKP, bu gerçeği anladığında, burası gerçek bir demokrasiye doğru hızla yürür.
ahmetaltan111@gmail.com
2 Eylül 2010 Perşembe
Devleti ele geçirmek, yeniden sahnede...
HÜSEYİN GÜLERCE
02/09/2010
Hasan Cemal, Milliyet'te önceki gün bir hatırlatma yaptı. Dedi ki: "Beş yıl önceydi. Cumhuriyet'i Çok Sevmiştim adını taşıyan kitabım yeni çıkmış, medyada ilgi çekmiş, Cumhuriyet Gazetesi de şiddetli bir karşı kampanya başlatmıştı. Rahmetli İlhan Selçuk'un o yazısını anımsıyorum, özetle demişti ki: 'Cumhuriyet'e karşı bir Fethullahçı operasyonu...'
Bir zamanlar her taşın altında komünist, komünistlik aranırdı. Bu moda geçti. Şimdi Fethullahçılık var. Neredeyse her taşın altında, özellikle devletin içinde Fethullahçılar'ın izi aranıyor."
Hanefi Avcı'nın kitabı, tam da vesayetin işini bitirecek bir referandum öncesinde, alelacele devreye giriyor ve "cemaat, artık her yerde var, devleti ele geçiriyor" kampanyası için bulunmaz bir malzeme oluyor. Dost bildiğimiz niceleri de insaf denen değeri unutup, bu malzemeye dört elle sarılıyor...
Bu, "devleti ele geçirme" meselesini bir daha sakin düşünmeliyiz. Ahmet Altan da Taraf'ta çok güzel yazdı. Türkiye'de birileri için "devleti yönetenler" denirken, birileri için durmadan "devleti ele geçirmeye çalışanlar" deniyor. Birileri doğuştan, atadan dededen, hem de rejimin bütün rantlarını yiyerek devletin asli sahipleri oluyor, birileri ise hep itilenler, kakılanlar olarak devletin kapısından bile içeri sokulmak istenmiyor. Sonra da bunun adına demokrasi deniyor...
Mesela tek parti döneminde, CHP demek zaten devlet demek... Ama CHP iktidarda değilse, halk kimi seçerse seçsin, onlar hep, devleti ele geçirmeye çalışanlar oluyor... Demokrat Parti iktidara gelince "devleti ele geçirmeye" çalışanlar devreye giriyor. Adalet Partisi, Doğru Yol Partisi içinde, "devleti ele geçirmeye çalışanlar" hiç eksik olmuyor. Anavatan Partisi iktidara geliyor, bir anda "takunyalılar" ortaya çıkıyor, devleti ele geçirmeye çalışıyor. Milli Görüş partileri, potansiyel olarak, devleti ele geçirmek isteyenlerle dolu. AK Parti ise kurulduğu günden, iktidar olduğu andan itibaren tek bir hedefin peşinde koşuyor; devleti ele geçirmek...
Mesela eski Adalet bakanlarından Mehmet Moğultay, binlerce hâkim kadrosunu doldururken, bir CHP kurultayında; "Ne yani MHP'nin faşistlerini mi alacaktık?" diyerek esip gürleyebiliyor. Ama bu devleti ele geçirmekle ilgili olmuyor... CHP dışındaki iktidarlar döneminde ise üst yönetici koltuklarına, dindarlığı ile bilinen tek bir insan getirilse, devlet ele geçirilmeye başlanıyor...
Askerler durmadan darbe yapıyor, her darbede sivil ve asker bürokraside binlerce insanı tasfiye ediyor, devlet kadrolarını kendi adamları ile dolduruyor ama asker, hiç devleti ele geçirmiş olmuyor... Masonlar, neredeyse devletin her kurumunda etkili yerlerde varlar ama devleti ele geçirmiş olmuyorlar...
Devlet milletin değil mi? Milletin her ferdinin, devlet kadrolarına gelmek istemesi bir demokratik hak değil mi? Neden vesayetin tekerine çomak sokanlar gelince, "Fethullahçılar devleti ele geçiriyor" diye hop oturup hop kalkılıyor? Neden?
Bir de şu var: Devlet içinde "Fethullahçı" olduğu söylenen insanlar ne yapmış? Hukuk dışına çıkmış çetelerle, Ergenekoncularla işbirliği mi yapmış? Emniyet'in içinde, hem de müdür seviyesindeki insanların, mafya liderleriyle iş tutmasına göz mü yummuş? Yoksa onların devlete ve millete verdikleri zararları önlemeye mi çalışmışlar? Yemeyen, yedirmeyen, hukukun üstünlüğünden yana olan bu insanları, "Fethullahçı" diye damgalamak, alavere dalavere düzenin yıkılıyor olmasından duyulan rahatsızlıktan başka bir şey değildir...
Ha şunu söyleyeyim. Kim olursa olsun, şucu bucu geçinip, tıpkı eleştirdiğimiz Ergenekoncular gibi hukuk dışına çıkanlar varsa, kimse onların gözünün yaşına bakmasın. Hak-adalet deyip, eskileri aratmayacak adamlara kimse göz yummasın.
Amma, ortada belge yokken devlet için, millet için sadece görevini yapan insanları da kimse karalamaya, yargısız infazlara kurban yapmaya kalkmasın. Kimse, vesayetin üzerine gidilirken hedef saptırmasın...
http://www.zaman.com.tr/yazdir.do?haberno=1022814
HÜSEYİN GÜLERCE
02/09/2010
Hasan Cemal, Milliyet'te önceki gün bir hatırlatma yaptı. Dedi ki: "Beş yıl önceydi. Cumhuriyet'i Çok Sevmiştim adını taşıyan kitabım yeni çıkmış, medyada ilgi çekmiş, Cumhuriyet Gazetesi de şiddetli bir karşı kampanya başlatmıştı. Rahmetli İlhan Selçuk'un o yazısını anımsıyorum, özetle demişti ki: 'Cumhuriyet'e karşı bir Fethullahçı operasyonu...'
Bir zamanlar her taşın altında komünist, komünistlik aranırdı. Bu moda geçti. Şimdi Fethullahçılık var. Neredeyse her taşın altında, özellikle devletin içinde Fethullahçılar'ın izi aranıyor."
Hanefi Avcı'nın kitabı, tam da vesayetin işini bitirecek bir referandum öncesinde, alelacele devreye giriyor ve "cemaat, artık her yerde var, devleti ele geçiriyor" kampanyası için bulunmaz bir malzeme oluyor. Dost bildiğimiz niceleri de insaf denen değeri unutup, bu malzemeye dört elle sarılıyor...
Bu, "devleti ele geçirme" meselesini bir daha sakin düşünmeliyiz. Ahmet Altan da Taraf'ta çok güzel yazdı. Türkiye'de birileri için "devleti yönetenler" denirken, birileri için durmadan "devleti ele geçirmeye çalışanlar" deniyor. Birileri doğuştan, atadan dededen, hem de rejimin bütün rantlarını yiyerek devletin asli sahipleri oluyor, birileri ise hep itilenler, kakılanlar olarak devletin kapısından bile içeri sokulmak istenmiyor. Sonra da bunun adına demokrasi deniyor...
Mesela tek parti döneminde, CHP demek zaten devlet demek... Ama CHP iktidarda değilse, halk kimi seçerse seçsin, onlar hep, devleti ele geçirmeye çalışanlar oluyor... Demokrat Parti iktidara gelince "devleti ele geçirmeye" çalışanlar devreye giriyor. Adalet Partisi, Doğru Yol Partisi içinde, "devleti ele geçirmeye çalışanlar" hiç eksik olmuyor. Anavatan Partisi iktidara geliyor, bir anda "takunyalılar" ortaya çıkıyor, devleti ele geçirmeye çalışıyor. Milli Görüş partileri, potansiyel olarak, devleti ele geçirmek isteyenlerle dolu. AK Parti ise kurulduğu günden, iktidar olduğu andan itibaren tek bir hedefin peşinde koşuyor; devleti ele geçirmek...
Mesela eski Adalet bakanlarından Mehmet Moğultay, binlerce hâkim kadrosunu doldururken, bir CHP kurultayında; "Ne yani MHP'nin faşistlerini mi alacaktık?" diyerek esip gürleyebiliyor. Ama bu devleti ele geçirmekle ilgili olmuyor... CHP dışındaki iktidarlar döneminde ise üst yönetici koltuklarına, dindarlığı ile bilinen tek bir insan getirilse, devlet ele geçirilmeye başlanıyor...
Askerler durmadan darbe yapıyor, her darbede sivil ve asker bürokraside binlerce insanı tasfiye ediyor, devlet kadrolarını kendi adamları ile dolduruyor ama asker, hiç devleti ele geçirmiş olmuyor... Masonlar, neredeyse devletin her kurumunda etkili yerlerde varlar ama devleti ele geçirmiş olmuyorlar...
Devlet milletin değil mi? Milletin her ferdinin, devlet kadrolarına gelmek istemesi bir demokratik hak değil mi? Neden vesayetin tekerine çomak sokanlar gelince, "Fethullahçılar devleti ele geçiriyor" diye hop oturup hop kalkılıyor? Neden?
Bir de şu var: Devlet içinde "Fethullahçı" olduğu söylenen insanlar ne yapmış? Hukuk dışına çıkmış çetelerle, Ergenekoncularla işbirliği mi yapmış? Emniyet'in içinde, hem de müdür seviyesindeki insanların, mafya liderleriyle iş tutmasına göz mü yummuş? Yoksa onların devlete ve millete verdikleri zararları önlemeye mi çalışmışlar? Yemeyen, yedirmeyen, hukukun üstünlüğünden yana olan bu insanları, "Fethullahçı" diye damgalamak, alavere dalavere düzenin yıkılıyor olmasından duyulan rahatsızlıktan başka bir şey değildir...
Ha şunu söyleyeyim. Kim olursa olsun, şucu bucu geçinip, tıpkı eleştirdiğimiz Ergenekoncular gibi hukuk dışına çıkanlar varsa, kimse onların gözünün yaşına bakmasın. Hak-adalet deyip, eskileri aratmayacak adamlara kimse göz yummasın.
Amma, ortada belge yokken devlet için, millet için sadece görevini yapan insanları da kimse karalamaya, yargısız infazlara kurban yapmaya kalkmasın. Kimse, vesayetin üzerine gidilirken hedef saptırmasın...
http://www.zaman.com.tr/yazdir.do?haberno=1022814
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
