27 Aralık 2010 Pazartesi

Ergenekon süreci bize çok net bir fotoğraf sundu: kritik dönemlerde karışıklık çıkaran ve derin irtibatları olan bir yapı, kâh Alevi kılığına giriyor, kâh Sünni kisvesine bürünüyor ve insanları birbirine kırdırıyor. Kardeş kavgası çıkarabilmek için sağcının eline silah verenle, solcunun avucuna bomba tutuşturan aynı güçler. Düşmanlık oluşturmak için ajanlarının başına sarık sardırabilen, sırtına cübbe giydirebilen bu karanlık yapı, dilediğinde laikliği bayraklaştırıp dine ve dindara savaş açabiliyor. Maksat belli: Kaos oluşturmak suretiyle insanları yılgınlığa, bıkkınlığa, umutsuzluğa mahkûm etmek ve antidemokratik rejimin ilanı için zemin hazırlamak. "Darbe yapmak için, şartların oluşmasını bekledik." diyen zihniyetin gözünde ne Alevilerin bir değeri var, ne Sünnilerin. Onların nezdinde hiçbir şeyin önemi yok; yeter ki kendi saltanatları devam etsin ve hükümranlığı kendilerine bahşeden süper güçler onlara destek versin.

Statükonun telkinlerini elimizin tersiyle itmemiz, hadiseleri yeni bir gözle analiz etmemiz, düşmanlık üretecek her türlü söylemden sakınmamız, değişik kimlikler içinde hayatı dostça paylaşmamız şart. Bu gaye için ilk adım ezberleri bozmaktır; zira o ezber, o karanlık senaryoların yazarları tarafından kaleme alınmıştır... http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1070613

26 Aralık 2010 Pazar

18 Aralık 2010 Cumartesi

GENÇ SİVİLLER '3. DİL' E TEPKİLİ

Bursalı Genç Siviller, Genelkurmay’ın dün verdiği ‘iki dil’le ilgili muhtıra nedeniyle Genelkurmay Başkanı Işık Koşaner’in görevden alınmasını istedi.

Orhan Gazi Parkında ‘Darbelere Karşı 70 Milyon Adım Koalisyonu’ tarafından düzenlenen basın açıklamasında bir araya gelen Genç siviller “Biz Genelkurmaya cevap vermekten bıktık ama onlar muhtıra vermekten, belindeki silaha güvenip kabadayılık yapmaktan bıkmadı” denildi. 27 Nisandan bu yana birbirinden sert genelkurmay başkanları gördüklerini belirten Genç Siviller “Taze Genelkurmay Başkanı Koşaner kudretli bir paşa olduğunu ispat etmeye çalışıyorsa boşuna uğraşıyor. Toplumun en çok mağdur edilen kesimi Kürtleri gözüne kestirip ‘yıkılmadık’ mesajı vereceğini sanıyorsa yanılıyor” dediler.

URL: http://www.stargazete.com/politika/genc-siviller-3-dil-e-tepkili-317014.htm Tarih: 19 Aralık 2010 Pazar, 00:30

5 Aralık 2010 Pazar

DEKATLON! TOPLU MUHALEFET...

TÜSTAV'DAN HABERLER...


Belgesel: Diyarbakır 5 No'lu Cezaevi

Yönetmen: Çayan Demirel

12 Eylül 1980 askeri darbesinden 1984 yılına kadar geçen süreçte otuz dört tutuklunun ölümüne, yüzlerce tutuklunun sakat kalmasına neden olan Diyarbakır 5 No.'lu Cezaevi'ni anlatıyor. Dönemin askeri yetkilileri bu cezaevini "askeri okul" olarak tanımlarken, tutukluların "vahşet dönemi" diye adlandırdığı 1980-1984 yıllarında cezaevinde yaşananlar tanıkların anlatımıyla karşınıza geliyor.

4 Aralık 2010 Cumartesi

Dekatlon/HALUK ÖNCEL


http://www.google.com.tr/imgres?imgurl=http://www.disk.org.tr/content_images/P1270043.jpg&imgrefurl=http://www.disk.org.tr/default.asp%3FPage%3DContent%26ContentId%3D792&usg=__mrjLonmICMZNTaPM3sjzLAzFEN8=&h=468&w=624&sz=89&hl=tr&start=0&sig2=8UbRc27Ouq9IKgLiUQPARw&zoom=1&tbnid=CpS8bNmgKslEkM:&tbnh=126&tbnw=177&ei=ej37TNLvL4m38QON6KHrBg&prev=/images%3Fq%3Dkemal%2Bt%25C3%25BCrkler%2Bfoto%26um%3D1%26hl%3Dtr%26sa%3DX%26biw%3D1003%26bih%3D395%26tbs%3Disch:10%2C155&um=1&itbs=1&iact=hc&vpx=561&vpy=63&dur=3734&hovh=194&hovw=259&tx=162&ty=127&oei=ej37TNLvL4m38QON6KHrBg&esq=1&page=1&ndsp=10&ved=1t:429,r:8,s:0&biw=1003&bih=395

26 Kasım 2010 Cuma

YAV SİZ 'DEKATLON'UN GÖKTEN ZEMBİLLE İNDİĞİNİ Mİ SANDINIZ! BU MEMLEKETİN KUMU BİTER, DÜMENCİ SİSTEMİN "DÜŞMAN"I BİTMEZ...

TAVSİYE KİTAP! (ÖNCEKİ GÜN "KOMÜNİSTLER" )


Düşman dün komünistlerken, 12 Eylül
Darbesi’nden sonra Kürtler komünistlerin yerini aldı.
Bugün ise Kürtler’in yerini cemaâtler.

Terörle Mücadele birimlerinde görev yapmış Emre Uslu, devletteki tecrübesini akademik perspektifinden süzerek; Ankara, Kuzey Irak ve Amerika üçgeninde yaptığı araştırmalarla; ‘Derin Devlet’i görünür ve tanımlanır hale getirdi. Uslu’nun, ‘Devletin Korku Haritası’ adını verdiği fiziki ve ideolojik tehditler ise mücadelenin planlandığı tek bir adresi gösterdi: Seferberlik Tetkik Kurulu.
• Seferberlik Tetkik Kurulu’nun iki vurucu gücü; ‘Siyah ve Beyaz Kuvvetler kimlerden oluşuyor? Yeşil, Siyah Kuvvetler tetikçisi mi?
• Ergenekon Davası, derin devletin hukuk önüne çıkarılması mı?
• Çuval Olayı bir Ergenekon planı mı? Çuval’ın rövanşı için Amerikan askerleri kaçırılmak mı istendi?
• Amerikan askerlerinin kafasına çuval geçirdiği Türk Albay kim?
• Fethullah Gülen Cemaâti’ne yönelik operasyonlar ne zaman başladı ve nasıl yürütüldü? Cemaâtler neden hedef seçildi?
• Kürtler’e yönelik sistematik derin devlet operasyonları nelerdi?
• TSK Avrasyacı-Natocu olarak ikiye mi bölündü?
• Darbe için 2004 ve 2007 yıllarının önemi neydi?
• Danıştay Cinayeti neden 2006 yılında işlendi?
• Genelkurmay Başkanı Org.Hilmi Özkök Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a bağırdı mı? SİTE:www.kitapyurdu.com

18 Kasım 2010 Perşembe

Mana kökleriyle irtibatlı kahramanlar yetiştirmeliyiz

Düşünerek yaşayan insanların ise geçmişini ''mübarek bir kaynak'' olarak değerlendirip bu donanımla geleceğe yürüyeceklerini belirten Hocaefendi, bu tür kimselerin cismani hayat darlığından sıyrılarak duygu ve düşünce âleminin enginliklerine açılacaklarını kaydetti. Düşünen insanları gelinen medeniyet seviyesinin mimarları olarak nitelendiren Hocaefendi, ''Bugün bizlere düşen, kendi mana kökleriyle sımsıkı irtibatlı olarak yenilenmeye hazırlanırken, kendine yine kendi ruhundan aşı yapmasını bilen kahramanları yetiştirmek.'' ifadelerini kullandı.
http://www.zaman.com.tr/yazdir.do?haberno=1054011

15 Kasım 2010 Pazartesi

9 Ekim 2010 Cumartesi

Dekatlon/HÜSEYNİ


http://www.google.com.tr/imgres?imgurl=http://www.istanbulsanatevi.com/galeri/images/iri/hat/12.jpg&imgrefurl=http://www.resimkalemi.com/hat-ve-tezhip-sanati/10763-peyami-gurel-1959-_-hat-sanati-_2_.html&usg=__45dl7z41avt780NBti5icLzJIC0=&h=840&w=649&sz=207&hl=tr&start=0&zoom=1&tbnid=CYahFvQhLFNx4M:&tbnh=129&tbnw=100&prev=/images%3Fq%3Dedep%2Bya%2Bhu%26um%3D1%26hl%3Dtr%26client%3Dfirefox-a%26sa%3DX%26rls%3Dorg.mozilla:tr:official%26biw%3D1258%26bih%3D569%26tbs%3Disch:10%2C228&um=1&itbs=1&iact=hc&vpx=596&vpy=125&dur=18805&hovh=255&hovw=197&tx=138&ty=153&ei=xzSwTKjWCNGW4gaJ84DJBg&oei=xzSwTKjWCNGW4gaJ84DJBg&esq=1&page=1&ndsp=22&ved=1t:429,r:18,s:0&biw=1258&bih=569

4 Ekim 2010 Pazartesi

AHMET ÖZAL: "BABAMI TEHLİKELİ GÖRDÜLER"


http://www.ekonorm.com/haber/siyaset/45636/ahmet_ozal_anatavan_a_talip/
BABAMI TEHLİKELİ GÖRDÜLER: Babamı iki türlü tehlikeli gördüler. Derin yapılanmanın düşünceleriyle konuşuyorum. Birincisi Kürtçü. 38 bin köye elektrik, telefon gittiği için. Cumhuriyet tarihinde yapılmayan elektrik, telefon hizmeti yapıldı, insanlara insan gibi muamele edildi. "Benim annemin anne tarafı Kürt'tür, halam Kürtçe konuşur, Türkçe konuşamaz." dedi. Bunları söyleyebildi. Bu bazı yapıları rahatsız etti. Sen safkan Türk müsün, değil misin meseleleri vardı o zaman. Kürtçe konuşmak yasaktı, müzikleri yasaktı. Kürtlerin adını telaffuz etmeye başlayıp onların bir ırk olduğunu söyledi, onların eksik olan temel haklarını düzeltmeye çalıştı, yasakları kaldırdı. Kürtçe gazete çıkartabiliyorsanız çıkartın dedi. Altı tane gazete kuruldu, üç ay sonra hepsi battı. Serbestlik getirdi bu Kürt meselesiyle ilgili. Babamı Kürtçü diye düşünenler oldu. Ayrıca babam, beş vakit namaz kılan inançlı bir insandı. Türkiye'de beş vakit namaz kılan bir başbakan, bir cumhurbaşkanı oldu. Bundan çok rahatsızlık duyuldu.
http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1035719&title=ahmet-ozal-suikastla-ilgili-bu-kez-de-aslan-guneri-isaret-etti

8 Eylül 2010 Çarşamba

DEKATLON/ AHL AL-BAYT, TÜM MUHAMMEDİLERİN RAMAZAN BAYRAMINI TEBRİK EDER...

RAHİBELERE ÖZÜR BORCU



Sivil toplum emektarlarıyla Kürt meselesinin çözümü için neler yapabileceğimizi tartıştığımız ve biraz da umutsuz ayrıldığımız bir akşamdı. Beraber yürüdüğümüz arkadaşlarım Taksim’deki bir otelin önünde bekleyen bir grubu heyecanla işaret ettiler. Dönüp baktığımda baştan ayağa siyahlar içinde, kadınlı erkekli bir topluluk gördüm. Erkeklerin kıyafetlerinden rahip oldukları anlaşılmasaydı, rahibelerin bir grup takva ehli Müslüman kadın olduğunu düşünebilirdim. Yani rahibelerin kıyafeti, Müslüman kadınların kıyafetine gerçekten çok benziyordu ve bu benzerliği ehl-i kitapla Müslümanlar arasında “müşterek olan kelime”nin (Âli İmrân-64) tecessümlerinden biri olarak gördüğümden gocunmak bir yana oldukça memnun olmuştum.

Cesaretimi topladım ve yanlarına gidip rahibelerden birine kendimi tanıttım. Kıyafetlerinin İslâm’daki kadın tesettürüne çok benzediğini ve Müslüman bir kadın olarak bir gün onlar kadar mütevazı bir biçimde örtünebilmeyi arzu ettiğimi anlattım. Bu ‘girişi’ hem şaşkınlık hem de mutlulukla karşıladılar ve ayaküstü biraz sohbet ettik. Yunanistan’ın ücra bir köyündeki bir manastırdan Türkiye’yi ziyarete geldiklerini ve buradaki ilk akşamlarında böyle karşılanmaktan ötürü çok memnun olduklarını söylediler. Gruptan ilk tanıştığım kişi olan rahibe Antonini (fotoğrafta) adresimi istedi. Bana kart atacakmış. Ayrılırken Yunanistan’a yolum düşerse mutlaka manastırlarına da beklediklerini eklediler. Yaklaşık bir ay sonra rahibe Antonini’den üstünde manastırlarının fotoğrafı olan bir kart aldım. Tanışmamızı büyük bir keyifle yâd ettiğini yazıp davetini tekrarlıyordu.

CHP’nin referanduma dair gibi görünen ama diğerleri gibi referandumla alakası olmayan afişlerinden birindeki “Müslüman kadınların rahibe gibi örtünmesi için evet” yazısı yüzünden çıkan tartışmayı takip ederken aklıma hep rahibe Antonini geldi. ‘Çarşaf açılımı’ yaptıklarından olsa gerek CHP’nin başörtüsü düşmanlığı artık “kara çarşaf”la değil “rahibe kıyafeti”yle temsil ediliyor herhalde. Başörtüsünü yabancılaştıramayanlar şimdi de rahibeler üzerinden örtünmeyi ‘yabancı’ veya ‘kökü dışarıda(!)’ bir unsur olarak göstermeye çabalıyorlar sanırım.

Hıristiyanlık karşıtlığıyla başörtüsü karşıtlığını aynı çizgide buluşturmayı başaran bu ‘zeki’ slogan aslında iki dinin mensuplarına da hakaret ediyor. Fakat Hıristiyan seçmen sayısının azlığından olsa gerek, işin sadece başörtüsü düşmanlığıyla alakalı kısmı tepki görüyor. Hâlbuki Yasin Aktay’ın Yeni Şafak’ta yazdığı gibi “İnandıkları gibi giyinmekten ve yaşamaktan dolayı rahibeler ancak saygıyla anılmayı hak ediyorlar”. Bu yüzden dinî değerlerle kavgayı gelenek haline getirmiş CHP’den değil ama “Birey değil, devlet laik olur” diyen Başbakan’dan ve “Hepimiz birlikte Türkiye’yiz” diyen AKP’den ‘daha fazla’sını beklerdim doğrusu.

AKP iktidarında gayrımüslimlere yönelik müspet politikalar hayata geçirilmeye ve toplumdaki gayrımüslim korkusu aşılmaya başlanmış olsa da hâlen yolun çok başındayız. Örneğin İsviçre’deki minare yasağına haklı olarak tepki gösterip, Ahtamar Kilisesi’nin tepesindeki haçı kaldırmayı kendimize hak olarak görebiliyoruz. İmam-Hatip Liseleri’ne karşı uygulanan ayrımcı politikayı eleştirip, dinadamı yetiştirmekten öte bir işlevi olmayan Büyükada Ruhban Okulu’nun kapalı tutulmasını savunabiliyoruz. Amerika’daki cami karşıtı protestolara öfkelenip, tarihî kiliseleri senede bir gün ibadete açmayı ‘olay’ haline getirebiliyoruz. Başörtüsünün dindeki yeri hakkında ahkâm kesen politikacılara ateş püskürüp, Patrik Bartholomeos’un unvanının ne olduğuna karar vermeyi haddimiz sanabiliyoruz. Örnekler ne yazık ki çoğaltılabilir ama sonuçta mevzubahis ayrımcı ve kibirli tavır ne laik devlete ne de Müslüman ferde yakışıyor.

Ezberletilmiş korkuların ‘öteki’ne eziyet etmek için kullanılmasının ne demek olduğunu Müslümanlar çok iyi bilir. Bundan ötürü gayrımüslimlere karşı işlenen en büyük günahlardan olan 6-7 Eylül’ün yıl dönümüne denk gelen bu tartışmanın resmî ideoloji tarafından iliğimize kadar işlenen gayrımüslim korkusuyla yüzleşmemize vesile olmasını diliyorum. Ayrıca başta rahibeler olmak üzere Hıristiyan vatandaşlarımızın hak ettiği özrün geç de olsa dileneceğini umuyor, sivil toplumdan bu yönde ilk çağrıyı gerçekleştiren Dünya Mıhellemi Birliği Kurucu Başkanı Mehmet Ali Aslan’ı ve çağrısına destek veren sivil toplum kuruluşlarını kutluyorum.


Not: “Statüko için hezimet vakti” olan 12 Eylül geldi çattı. Müslüman kardeşlerimin Ramazan Bayramı ile bütün statüko karşıtlarının ‘gaza’sı şimdiden mübarek olsun.


hasiralti@gmail.com

Eyvallah Şahım Eyvallah, HAK LA İLAHE İLLALLAH

Celladına aşık olmak

Bu ülkede Alevileri anlamak hiç de kolay değil. Sistemin en büyük mağdurlarından biri olan bu kesimin statükoyu korumak için neden bu kadar canla başla didindiğini anlamak gerçekten çok zor.
Mesela CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun referandum sürecinde söylediklerine baktığınızda, 'savunduğu şeylerin ne olduğunu tam olarak biliyor mu?' diye sorası geliyor insanın. Ya da gerçekten inanarak mı savunuyor, emin olamıyorsunuz.

Dersim'li Kılıçdaroğlu, cansiperane bir şekilde bu statükonun devam etmesi için uğraşıyor. Bu nedenle de referandumda 'hayır' denmesini istiyor. Ancak bunu söylerken, müesses nizamın en büyük mağduru olan Dersimli ailesini olayın neresine koyuyor anlamak mümkün değil.

Dersim olayları; devletin Alevilere nasıl baktığını gösteren, Alevilerin yeni devletle yüzleştiği çok önemli bir hadisedir. Bu, aslında yeni dönemde bütün farklılıkların yok edileceğini, Alevilerin de bundan fazlasıyla nasibini alacağını gösteren büyük bir işaret fişeğidir. Yeni devletin farklı olan hiçbir şeye tahammülü yoktur. Koca bir imparatorluk bakiyesinde her şey tek tip olacaktır. Herkes aynı giyecek, aynı şeye inanacak ve herkes aynı kökten gelmiş olacak! Tanımlamaları artık devlet yapacak ve herkesin kendisine uygun görülen tanımlamaya mutlak surette itaat etmesi gerekecektir. Devletin bu yeni anlayışında dine zaten yer yoktur, Aleviliğin olması da düşünülemez. Yani devlete göre böyle bir topluluk bu ülkede yaşamamaktadır.

Aleviler sonraki yıllarda da müesses nizamın gadrinden kendisine düşen payı fazlasıyla alacaktır. 12 Eylül darbesinin şartları için gereken kaotik ortamı oluşturmak için de, Aleviler kontrgerillanın boy hedefinden hiç inmeyecektir.

Çorum, Maraş başta olmak üzere yurdun bir çok yerinde binlerce Alevi öldürüldü bu süreçte. O olaylara bugünün gözlüğüyle baktığımızda bütün faili meçhul cinayetleri işleyenlerin kontgerilla olduğunu anlamak hiç de zor değil. Nitekim 1993 gizli darbesini yaparken de Madımak'da onlarca Aleviyi diri diri yaktılar. Türkiye'yi karıştırmak isteyen derin güçler için, Alevi-Sünni çatışması her zaman 'elde bir' olarak görüldü. Aynı topraklarda yaşayan iki yerli unsur, provokatif eylemlerle çatışma ortamına sürüklenirken, ülke bir türlü sakinleşemedi.

Aleviler, korudukları ve uğrunda canhıraş mücadele ettikleri yapının aslında bir korku düzeni olduğunu ve bu ülkede yaşayan herkesi tehdit ettiğini ya fark etmiyor ya da fark etmek istemiyor. Zaman zaman yüksek yargıda ve yüksek bürokraside kendi düşüncelerine mensup olanlara güvenerek Suriye gibi bir ülke olabilmeyi hayal etmiyor değiller. Ama bunun hem Türkiye gerçeklerine hem dünya gerçeklerine ne kadar ters olduğunu göremiyorlar. Bu boş hayal ile hem Türkiye'yi hem de kendilerini oyalıyorlar.

Bazı Aleviler celladına aşık bir mahkum gibi. Şu andaki korku düzeninin dindarlar, Kürtler gibi Aleviler için de büyük bir tehdit unsuru olduğunu fark edecekleri gün, Türkiye ışığını bulacak. Büyük bir cesaretle özgürlüğü savunmak hepimizin işine yarayacak. Başta da Alevilerin...


08 Eylül 2010, Çarşamba
M.Kamış Zaman

3 Eylül 2010 Cuma

DEKATLON / RUHA/ HISN-I MANSUR : ERÊ ERÊ HEZAR CAR ERÊ!

DEKATLON / HÜSEYNİ, TEKMİL MİLLETİ "EVET" DEMEYE ÇAĞIRIYOR !

A.A. EMİN AĞABEY DİYOR Kİ: İKİ TÜR

Bugün ciddi bir kavga yaşanıyor Türkiye’de.

Neyin kavgasını yapıyoruz?

Basit olarak anlattığımızda iki temel görüş ve iki temel grup var.

Biri, devletin, halkın iradesiyle işbaşına gelen parlamentoyu ve siyasi iktidarı yönetmesini istiyor.

İkincisi, halkın iradesinin belirlediği parlamentonun ve siyasi iktidarın, devleti yönetmesini istiyor.

Kavganın özü bu.

Zaten tarafların neleri savunduklarına bakarsanız, bunu açıkça görürsünüz.

Bu önemli Anayasa değişikliklerini için yapılan referandumda bu değişikliğe karşı çıkanlar, ordunun ve yargının siyasi iktidarları denetleyecek bir güce sahip olması fikrini destekliyorlar.

Ordu, kendi kendini çok hırpaladığı, çok fazla hata yaptığı, kendini çok fazla eskittiği için artık bu kavgada eskisi kadar önemli değil.

Asıl kavga “yargı” üzerinden devam ediyor.

Bu Anayasa değişikliği, “yüksek yargının” siyaseti sınırlama gücünü buduyor, yargıyı “evrensel” ölçülerde olması gereken yere çekiyor.

Bu neden çok önemli?

Çünkü siz yüksek yargının bu gücünü kısıtlayamazsanız, “halkın iradesini” güçlü kılacak hiçbir anayasa değişikliğini gerçekleştiremezsiniz.

Bugünkü yapısı ve gücüyle “yüksek yargı” her demokratik adımı engeller.

Demokratik değişimleri gerçekleştirebilmek için mutlaka bu engelin yıkılması gerekir.

Referandumda oylayacağımız değişiklikler de zaten bunu yapıyor.

Burada görüntüyü “karmaşık” hale getiren, normalde “halk iradesini” desteklemesi gereken siyasi partilerin bizzat kendi özgürlüklerinin kısıtlanması için uğraşmaları.

Bir siyasi parti, halkın iradesinin sınırlanmasını, kendi özgürlüğünün
kısıtlanmasını niye ister?

Benim görebildiğim kadarıyla bunun tek bir nedeni vardır.

Asla halkın desteğiyle iktidara gelemeyeceğine inandığı için kendisine devlet destekli bir iktidar kapısı arar.

Peki, bir siyasi parti hangi nedenlerle “asla iktidara gelemeyeceğine” inanır?

Halkın taleplerine cevap veremeyeceğine kesin kanaat getirdiğinde.

Neden CHP ve MHP, Anayasa değişikliklerine karşı çıkarak “devlet iktidarını” savunuyor?

Çünkü iktidara gelebileceklerine dair hiçbir umutları yok.

Bu iki parti de, iki büyük grubun, muhafazakârlarla Kürtlerin taleplerini karşılamaya muktedir değil.

Muhafazakârlarla Kürtlerin desteğini almadan da iktidar olamazlar.

AKP, neden değişiklik olsun, devletin baskısı azalsın, sivil siyasetin alanı açılsın istiyor?

Çünkü o, iktidar olabileceğine inanıyor ve kendi iktidarının da “demokratik” ülkelerin siyasi iktidarları kadar güce sahip olmasını istiyor.

Niye AKP iktidar olabileceğinden emin?

Çünkü o, çok önemli bir “kesişme” noktasını keşfetti.

Türkiye’nin muhafazakârlarının “kendi hayat tarzlarına” göstertilmesini istediği saygıyla, aynı kesimin zenginleşmek için dünyaya açılma isteğinin kesiştiği noktayı besleyen bir politika izliyor.

Ama AKP’nin ve muhafazakârların ciddi bir sorunu var.

Kendileri için istedikleri özgürlükleri, aynı cömertlikle Aleviler ve Kürtler için istemiyorlar.

Bu, çok uzun yıllar boyunca birikmiş “milliyetçi ve mezhepsel”
reflekslerinden kaynaklanıyor.

Muhafazakârların ve AKP’nin, gerçek bir demokraside sahip olmaları gerektiğine inandıkları “gerçek” iktidar için Kürtlere ve Alevilere ihtiyaçları var, bu iki grubun çıkarlarını da kendi çıkarları kadar dirençle savunmadıkları sürece “iktidar” olurlar ama “devletin baskıcı gücünü” geriletmekte zorlanırlar.

Kavga, devlet gücünden yana olanlarla olmayanlar arasında, bu tamam.

Ama devletin “haksız” gücünü geriletmek için harekete geçen AKP, bu kavgada “doğal” müttefikleri olacak kitlelerle gerektiğince bütünleşemediği için, “devlet yanlıları” gerçekte sahip olduklarından daha fazla bir güce sahip gözüküyorlar.

Muhafazakâr Sünniler, Alevilerle Kürtlerin güvenini kazanmak zorunda.
Bu büyük kavga, “demokrasi lehine” ancak böyle sonuçlanır.

Bugün “siyasi iktidar” kavramının somut temsilcisi olan AKP, bu gerçeği anladığında, burası gerçek bir demokrasiye doğru hızla yürür.

ahmetaltan111@gmail.com

2 Eylül 2010 Perşembe

Devleti ele geçirmek, yeniden sahnede...
HÜSEYİN GÜLERCE
02/09/2010


Hasan Cemal, Milliyet'te önceki gün bir hatırlatma yaptı. Dedi ki: "Beş yıl önceydi. Cumhuriyet'i Çok Sevmiştim adını taşıyan kitabım yeni çıkmış, medyada ilgi çekmiş, Cumhuriyet Gazetesi de şiddetli bir karşı kampanya başlatmıştı. Rahmetli İlhan Selçuk'un o yazısını anımsıyorum, özetle demişti ki: 'Cumhuriyet'e karşı bir Fethullahçı operasyonu...'
Bir zamanlar her taşın altında komünist, komünistlik aranırdı. Bu moda geçti. Şimdi Fethullahçılık var. Neredeyse her taşın altında, özellikle devletin içinde Fethullahçılar'ın izi aranıyor."

Hanefi Avcı'nın kitabı, tam da vesayetin işini bitirecek bir referandum öncesinde, alelacele devreye giriyor ve "cemaat, artık her yerde var, devleti ele geçiriyor" kampanyası için bulunmaz bir malzeme oluyor. Dost bildiğimiz niceleri de insaf denen değeri unutup, bu malzemeye dört elle sarılıyor...

Bu, "devleti ele geçirme" meselesini bir daha sakin düşünmeliyiz. Ahmet Altan da Taraf'ta çok güzel yazdı. Türkiye'de birileri için "devleti yönetenler" denirken, birileri için durmadan "devleti ele geçirmeye çalışanlar" deniyor. Birileri doğuştan, atadan dededen, hem de rejimin bütün rantlarını yiyerek devletin asli sahipleri oluyor, birileri ise hep itilenler, kakılanlar olarak devletin kapısından bile içeri sokulmak istenmiyor. Sonra da bunun adına demokrasi deniyor...

Mesela tek parti döneminde, CHP demek zaten devlet demek... Ama CHP iktidarda değilse, halk kimi seçerse seçsin, onlar hep, devleti ele geçirmeye çalışanlar oluyor... Demokrat Parti iktidara gelince "devleti ele geçirmeye" çalışanlar devreye giriyor. Adalet Partisi, Doğru Yol Partisi içinde, "devleti ele geçirmeye çalışanlar" hiç eksik olmuyor. Anavatan Partisi iktidara geliyor, bir anda "takunyalılar" ortaya çıkıyor, devleti ele geçirmeye çalışıyor. Milli Görüş partileri, potansiyel olarak, devleti ele geçirmek isteyenlerle dolu. AK Parti ise kurulduğu günden, iktidar olduğu andan itibaren tek bir hedefin peşinde koşuyor; devleti ele geçirmek...

Mesela eski Adalet bakanlarından Mehmet Moğultay, binlerce hâkim kadrosunu doldururken, bir CHP kurultayında; "Ne yani MHP'nin faşistlerini mi alacaktık?" diyerek esip gürleyebiliyor. Ama bu devleti ele geçirmekle ilgili olmuyor... CHP dışındaki iktidarlar döneminde ise üst yönetici koltuklarına, dindarlığı ile bilinen tek bir insan getirilse, devlet ele geçirilmeye başlanıyor...

Askerler durmadan darbe yapıyor, her darbede sivil ve asker bürokraside binlerce insanı tasfiye ediyor, devlet kadrolarını kendi adamları ile dolduruyor ama asker, hiç devleti ele geçirmiş olmuyor... Masonlar, neredeyse devletin her kurumunda etkili yerlerde varlar ama devleti ele geçirmiş olmuyorlar...

Devlet milletin değil mi? Milletin her ferdinin, devlet kadrolarına gelmek istemesi bir demokratik hak değil mi? Neden vesayetin tekerine çomak sokanlar gelince, "Fethullahçılar devleti ele geçiriyor" diye hop oturup hop kalkılıyor? Neden?

Bir de şu var: Devlet içinde "Fethullahçı" olduğu söylenen insanlar ne yapmış? Hukuk dışına çıkmış çetelerle, Ergenekoncularla işbirliği mi yapmış? Emniyet'in içinde, hem de müdür seviyesindeki insanların, mafya liderleriyle iş tutmasına göz mü yummuş? Yoksa onların devlete ve millete verdikleri zararları önlemeye mi çalışmışlar? Yemeyen, yedirmeyen, hukukun üstünlüğünden yana olan bu insanları, "Fethullahçı" diye damgalamak, alavere dalavere düzenin yıkılıyor olmasından duyulan rahatsızlıktan başka bir şey değildir...

Ha şunu söyleyeyim. Kim olursa olsun, şucu bucu geçinip, tıpkı eleştirdiğimiz Ergenekoncular gibi hukuk dışına çıkanlar varsa, kimse onların gözünün yaşına bakmasın. Hak-adalet deyip, eskileri aratmayacak adamlara kimse göz yummasın.

Amma, ortada belge yokken devlet için, millet için sadece görevini yapan insanları da kimse karalamaya, yargısız infazlara kurban yapmaya kalkmasın. Kimse, vesayetin üzerine gidilirken hedef saptırmasın...
http://www.zaman.com.tr/yazdir.do?haberno=1022814

31 Ağustos 2010 Salı

DEKATLON/ İBN-İ HALDUN, SABIK TKP MERKEZ KOMİTE ÜYESİ MEHMET BOZIŞIK YOLDAŞI SAYGIYLA YAD EDER...



Engin Ardıç’ın 23 ağustos tarihli Sabah gazetesindeki “Korkma yavrum” başlıklı yazısına gelince. Ardıç “Bir zamanlar “Boz Mehmet” diye bir adam vardı, “eski tüfeklerden”, gizli TKP üyesi, sıkı komünist. Boz Mehmet aynı zamanda bir fabrikatördü. İzmir’de fabrikası vardı” diyerek yazısındaki yoruma örnek gösteriyor. Söylediklerini tekrar etmeyeceğim çünkü hem aktarılan bilgi doğru değil hem de incitici. Umarım Engin Ardıç tanıklığımdan sonra tarihe bir düzeltme gönderir. Öyle sanıyorum ki bir başkasıyla karıştırmış.
Ardıç’ın sözünü ettiği Boz Mehmet ya da tam ismiyle Mehmet Bozışık benim, uzun yıllar çok yakından tanıdığım bir komünistti. 1987’de benden sonra ülkeye dönen arkadaşlarımın arasındaydı ve birlikte cezaevinde yattık. Eski TKP’nin Merkez Komite üyesiydi. 90 yaşında İstanbul’da öldü. Ne İzmir’de ne de başka bir yerde fabrikası olmuştur. Hayatını hep emeğiyle, işçilik yaparak kazanmıştı. Ölürken iki göz odadan ibaret küçük bir evi vardı yalnızca. Bu kısa yazıda özgeçmişini sıralayacak değilim. Ancak hayatı polis takibinde, yargılamalarda, işkencelerde geçmiş bir kavga insanıdır Bozışık. Bunlar bir yana 40’lı yıllarda Hitler faşizmine karşı, herkes kuyruğunu kısmışken bu ülkede bir avuç komünist, TKP’li enternasyonal ruhla direnmiş, anti-faşist ses vermişlerdi. Nâzım Hikmet, Sabiha Sertel, Ağa Han ödüllü Nail Çakırhan, Suat Derviş, Behice Boran hemen aklıma gelen isimlerden. Mehmet Bozışık da o dönemin komünistlerinden.
Bu kadarıyla bile saygıyı hak eder sanırım.

nabi.y@superonline.com

SEYİT RIZA DİYOR Kİ: "HER ŞEYLE BAŞ ETTİM SİZİN YALANLARINIZLA BAŞ EDEMEDİM!"

30 Ağustos 2010 Pazartesi

21 Ağustos 2010 Cumartesi



http://www.burokrathaber.com/content_images/newsImages/title/numan_kurtulmus_5.jpg

Genelkurmay'ın Heron açıklaması tatmin etmedi: İddialar yine cevapsız

Genelkurmay Başkanlığı, Heron skandalı konusundaki suskunluğunu 20 gün sonra bozdu. Ancak internet sitesinden yapılan açıklama kamuoyundaki tereddütleri gidermedi. Heron görüntülerine rağmen 6 askerin şehit olduğu Hantepe baskınına neden müdahale edilmediğine tatmin edici cevaplar verilemedi. Açıklamada çelişkili ifadeler dikkat çekerken, birçok soru yine cevapsız kaldı.
http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1018629&title=genelkurmayin-heron-aciklamasi-tatmin-etmedi-iddialar-yine-cevapsiz

20 Ağustos 2010 Cuma

DEKATLON, HOCAEFENDİ'YE SELAM VE SAYGILARINI İLETİR...


Foto:http://www.ziza.net/web/adana/modules/news/images/abdullah_gul.jpg

20 Ağustos 2010 19:55

Cumhurbaşkanı AbduÇıkışta gazetecilere açıklama yapan Hosrof Dink, Cumhurbaşkanı Gül'ün davetine teşekkür ederek, ''Yalnız çok özel konular konuştuk. Bu özel konular bir acı paylaşımıydı, bir dertleşmeydi. Hepsi bundan ibarettir'' dedi.

Hosrof Dink, gazetecilerin sorularını yanıtsız bıraktı.

Bu arada, Tarabya Köşkü'ne taksiyle gelen Hosrof Dink, görüşmenin ardından Cumhurbaşkanlığının tahsis ettiği bir araçla ayrıldı. llah Gül'ün, öldürülen gazeteci Hrant Dink'in kardeşi Hosrof Dink ile görüşmesi sona erdi. Tarabya Köşkü'nde basına kapalı gerçekleşen görüşme yaklaşık bir saat sürdü.
http://www.cafesiyaset.com/haber/20100820/Gul-Hrant-Dinkin-kardesi-Hosrof-Dinkle-gorustu.php

"DEMOKRATİK KURTULUŞ SAVAŞI VERİYORUZ"


Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, anayasa değişikliği referandumu ile ilgili olarak, "Demokratik kurtuluş savaşı veriyoruz. Bu savaşa devam edilecek ve bunun için halkın desteğini istiyoruz" dedi.
http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1017967&title=bakan-yildiz-demokratik-kurtulus-savasi-veriyoruz
foto:http://www.habervesaire.com/site_media/uploads/2009/12/04/taner_yildiz.jpg

19 Ağustos 2010 Perşembe

DEKATLON: ÖNCE İNSAN!

Katil, savunmasını yaptı: “Dink Türklüğü aşağıladı, nefret söyleminde bulundu. Bu tür yazılar halkı tahrik eder, kamu suçu oluşturur”, “Dink gerçek ve yakın biçimde tehdit edilmiş olsaydı koruma için yerel makamlara başvurur ve koruma isterdi”

Yok, biz yanlış anlamışız; Dink Ailesi’nin AİHM’de açtığı davada Türkiye’nin verdiği savunma imiş bu. Hükümetin görevlendirdiği yetkili kişiler hazırlıyor bu savunmayı. “Türklüğü aşağılamak ve halkı kışkırtmak” suçundan cezalandırılan Dink’e emsal gösterdiği dava Nazi lideri Kuhnen ile Alman hükümetinin davası!

Devletin ve savunmayı gönderen hükümetin, cinayette ihmali olan kamu görevlilerini yargılamak yerine Hrant Dink’i suçlayan, Hrant Dink’e bir Nazi liderini emsal gösteren ve bundan anlaşılan o ki utanmayan savunmasından yine bizler, yani bu davanın mağdurları, takipçileri ve tanıkları olan bizler, Hrant Dink’in arkadaşları; utanç duyuyoruz, içimizin öfkeyle kaplandığını hissediyoruz.

Türkiye Cumhuriyeti’nin AİHM’de verdiği savunmayı kabul etmemiz mi bekleniyor? Bizlerin bu davanın ilerleyişinde adaletin tecellisine güvenmemiz mi bekleniyor? Bu davadan çıkacak sonucun yeni bir Hrant Dink cinayetinin daha işlenmesini önleyecek bir adalet duygusu mu yaratacağı, yoksa “yapanın yanına kâr kalıyor” fikrini mi pekiştireceği düşünülüyor?

UTANIYORUZ, ÖFKE DUYUYORUZ
Dink cinayetinde dahli açık olan, görevlerini ihmal ettikleri bilinen, Dink’in valiliğe çağrılıp tehdit edilmesine ses çıkarmayan İstanbul eski valisi Muammer Güler, İstanbul eski emniyet müdürü Celalettin Cerrah gibi isimlerin, ısrarla davada yargılanması talep edilen devlet görevlilerinin sorgulanma bir yana, ödüllendirilerek daha üst görevlere getirilmelerindeki mesajın da elbette farkındayız.

AİHM’e gönderilen savunmanın derhal geri çekilmesini ve bu savunmayı hazırlayanlar ve onaylayanlar hakkında derhal soruşturma başlatılmasını istiyoruz. Hükümetin ve bu savunmada dahli olan bütün devlet kurumlarının açıklama yapmasını ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ve hükümetin derhal, aralara sıkıştırılmış beyanatlarla yaptığı geçiştirmeyi bir kenara bırakıp Dink ailesinden ve bu davanın takipçisi olan herkesten kamuoyu huzurunda özür dilemesini talep ediyoruz.

HRANT'IN ARKADAŞLARI
http://www.hranticinadaleticin.com/tr/index.php

18 Ağustos 2010 Çarşamba

DEKATLON, NUTK EYLEDİ!

Derince Kazın Kuyusun
İnim İnim İnilesin
Kefen Dikmeye İğnesin
Verenin De Avradını

TASHİH: VESAYET REJİMİ PANİKLEDİ...DAHA DA DOĞRUSU "DÜMEN"İ KİTLENDİ...

HSYK panikledi
HÜSEYİN GÜLERCE
19/08/2010


Her geçen gün, referandumun nasıl hayatî bir dönüm noktası olduğunu daha iyi anlatıyor. İşte HSYK'daki; İstanbul, Erzurum ve Diyarbakır olmak üzere özel yetkili mahkemeler ve savcılıkların yapısını tamamen değiştirmeye dönük son hamle... Ergenekon ve Balyoz davalarında, açıkça kontrolü ele geçirmek istiyorlar.
Sadece HSYK değil, TSK içinde, Dışişleri Bakanlığı'nda, medyada müthiş bir direnç var. Dışişleri Bakanlığı bürokratları, hükümete rağmen, Hrant Dink cinayeti ile ilgili AİHM'ye, cinayeti savunan açıklama gönderebiliyor... Ama Sayın Cumhurbaşkanı Gül ne diyor? "Maalesef yeterli tedbir alamadığımız için bir vatandaşımızı kaybetmişiz." diyor. Direnenler, hükümetin içinde bile var. Hantepe baskınında Heron skandalı ile ilgili 20 gündür Genelkurmay açıklama yapmıyor. Darbeyle yönetilen ülkelerde bile böyle bir suskunluk olmaz. Hâlbuki Cumhurbaşkanı Gül, "hiçbir şeyin üstünün kapatılamayacağını, iddiaları incelettiğini" söylüyor. Yanlışları olanların ayıklanması gerektiğinin altını çiziyor...

Vesayet rejimine payanda haline getirilmiş kurumlarla, gazetelerle, televizyonlarla, demokratikleşmenin nasıl engellendiğini artık ayan beyan görüyoruz. Ama az kaldı. 13 Eylül sabahı Türkiye, yeni bir demokrasi heyecanı, şevki ve kararlılığı ile uyanacak. Çünkü referandum günü yaklaştıkça, meseleyi AK Parti ile hesaplaşmaya döndürmeye çalışan hayır cephesinin inandırıcılığı, ikna kabiliyeti giderek zayıflıyor.

Artık karanlık bir ülkede yaşamak istemiyoruz.

Burası nasıl bir ülke ki; Ecevit'e 29 Mayıs 1977 günü İzmir Çiğli Havaalanı'nda, yaklaşan bir polis ateş açıyor. Suikastta kullanılan silahtan Türkiye'de 3 tane bulunduğu ve Özel Kuvvetler Komutanlığı'na ait olduğu belirleniyor ve olay örtbas ediliyor.

Burası nasıl bir ülke ki; 2002'de, Ecevit başbakan iken ortadan kaldırılmak isteniyor? Helikopter faciasında hayatını kaybeden BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu'nun kazaya mı kurban gittiği, yoksa suikasta mı uğradığı sorusu hâlâ ortada duruyor...

Burası nasıl bir ülke ki, bir Genelkurmay Başkanı, Org. Hilmi Özkök, zehirlenme ihtimali yüzünden yemeğini sefertası içinde evinden getirtiyor? Bir Jandarma Genel Komutanı'nın, Eşref Bitlis'in ölümü üzerindeki sis perdesi hâlâ dağılmıyor... Tuğgeneral Bahtiyar Aydın ve Albay Rıdvan Özden cinayetleri hâlâ faili meçhuller arasında bulunuyor...

Burası nasıl bir ülke ki, 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın ölümü hâlâ karanlıkta kalıyor? Eşi Semra Özal; "Turgut Bey'e, ısrarlarımıza rağmen otopsi yaptıramadık." diyor. Oğlu Ahmet Özal; "O kadar tuhaf olaylar oldu ki şüphelenmemek mümkün değil. Bize kan örneklerini aldıklarını söylediler. Bazı parçaları birleştirip şüphelerimiz artınca bu kan örneklerini istedik. Önce 'tamam, yarın veririz' dediler. Ertesi gün aradık. 'Kusura bakmayın, yanlışlıkla dökülmüş' cevabını verdiler." diye feryat ediyor...

Burası nasıl bir ülke ki, provokasyonlarla, "isyan ettiler" denilerek, Dersimliler, Sabiha Gökçen'in de pilot olarak katıldığı uçak filosu tarafından 4 Mayıs 1937'den 1938 sonbaharına kadar bombalanıyor, 40 bin masum insan katlediliyor? En alçaktan en çok bomba attığı için o Sabiha Gökçen'e daha sonra madalya takılıyor...

Ben artık ülkemin karanlıklar içerisinde kalmasına tahammül edemiyorum. Ülkem aydınlığa çıkmalı. Beni siyaset, AK Parti, CHP, MHP ilgilendirmiyor. Yeter diyorum. Ben artık, binlerce faili meçhul cinayetin işlenmediği, herkesin hesap verebildiği, hukukun üstün olduğu, hürriyet ve özgürlüklerin evrensel standartlara ulaştığı bir ülkede yaşamak istiyorum. Herkes tavrını netleştirmeli. Yerimizi şimdi belli etmeyeceğiz de ne zaman belli edeceğiz?

Onun için ben, yüreğimden gelerek, bir umuda çağrı yaparak ve göğsümü gere gere evet diyorum...
http://www.zaman.com.tr/yazdir.do?haberno=1017469

DEKATLON, KÜRT HASAN'IN BABASINA GEÇMİŞ OLSUN DİLEKLERİNİ İLETİR...

http://www.taraf.com.tr/ahmet-altan/makale-ey-siz-sahipsizler.htm

16 Ağustos 2010 Pazartesi

DEKATLON/ AHL AL-BAYT, SAYIN FARUK ÇELİK'E ALEVİ KARDEŞLERİMİZİN SORUNLARINA GÖSTERDİĞİ İLGİDEN DOLAYI TEŞEKKÜR EDER...


foto:http://yusufeli.tk/userfiles/faruk_celik1be006a9bbdd3ffc4by.jpg

DEKATLON, HER İKİ CİHANDA VESAYET REJİMİNDEN DAVACIDIR!

YETERLİ KANIT VAR, DEKATLON AÇIKLAMA BEKLİYOR!

Heronların saniye saniye görüntülediği Hantepe baskını konusunda Genelkurmay 15 gündür suskun. Savunma Bakanı Vecdi Gö nül'ün 'Görüntüler Hantepe değil' sözlerine ise saldırıdan yaralı kurtulan gaziden yalanlama geldi: "Heron görüntüleri bizim çatıştığımız tepeye ait."
http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1016290&title=hantepede-yarali-kurtulan-asker-zamana-konustu-heron-goruntulerini-izledim-kosan-o-asker-benim

DEKATLON, SAYGIYLA YAD EDER...

15 Ağustos 2010 Pazar

SAYIN ERTUĞRUL GÜNAY'A BİR ARTI DAHA...


foto:http://www.haberaktuel.com/images/news/79465.jpg

Bu tarihi günü yaşamalarına yardımcı olan hükümete, özellikle Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay'a, Trabzon'daki devlet yöneticilerine ve yerel yöneticilere şükranlarını sunduğunu ifade eden Bartholomeos, ''Birlikte yaşam kültürü medeniyetimizin bizlere bıraktığı bir mirastır. Bu mirası yaşatalım ve öğretelim ki artık bu konularda acılar vuku bulmasın, ailelerin yürekleri yanmasın. Ortadoğu ve Kafkas halklarına ve tüm insanlığa barış, huzur, mutluluk gelsin. Bu vesile ile Ramazan ayınızı kutlarız. Huzur, sabır ve ibadetle bu anlamlı ayı yaşamanızı temenni ederiz'' diye konuştu.
http://www.bugun.com.tr/haber-detay/113626-bartholomeos-tan-9-padisaha-dua-haberi.aspx

12 Ağustos 2010 Perşembe

A.A. EMİN AĞABEY DİYOR Kİ: Devlet emriyle öldürmek

Binlerce insan öldürüldü Güneydoğu’nun sokaklarında.

Sevgilisiyle el ele parkta dolaşan gençleri bile alıp götürerek işkencelerle öldürdüler.

Herhangi bir ahlaksız muhbirin işareti, en küçük bir kuşku, insanların öldürülmesine yetiyordu.

JİTEM üyesi olan en düşük rütbeli subaylar bile keyiflerince ölüm emri verebiliyorlardı.

“Beyaz Toros’a binen” genellikle bir daha evine dönemiyordu.

Şimdi o “faili meçhul” dosyaların bir kısmı açılıyor, ölümlerin hesabı sorulmaya başlanıyor.

Tam bu aşamada, emekli Korgeneral Atilla Kıyat, Habertürk televizyonunda bir açıklama yaptı.

Dedi ki, “o ölümlerin emirlerini o dönemin yöneticileri verdi, öldüren subaylar sadece emirlere uydular.”

Korgeneral Kıyat sıradan biri değil, ordunun zirvelerine yükselebilmiş, devleti ve orduyu bilen biri.

Söylediğini bilerek söyleyen biri.

Subayların “emir alarak” da olsa insanları sokaklarda, işkencehanelerde, dere kenarlarında, köprü altlarında vurmaları onların suçlarını hafifletmez, NAZİ cellâtlarının hepsi de emirle öldürdüler ama bu durum onları suçluluktan kurtarmadı.

Kendisine “bir sivili sokakta öldürmesi için” emir verilen subay, askerliğe de, yasaya da aykırı olan bu emre itiraz etmezse suçlu duruma düşer ve bu suçun hesabını verir.

Kıyat’ın sözleri, bugün yargılananları kurtarmaz ama “yargılanması gereken” herkesin henüz yargılanmadığını gösterir.

Emekli korgeneralin sözlerini bir “suç duyurusu” olarak kabul etmek zorunda savcılar.

Ve, “faili meçhul” soruşturmalarını o dönemin sivil ve asker bütün yöneticilerini kapsayacak biçimde genişletmeliler.

Bu cinayetlerin içinde kim varsa, cumhurbaşkanı, başbakan, genelkurmay başkanı yasaların önünde hesap vermeli.

Hiçbir makamın “cinayet suçu” karşısında dokunulmazlığı yoktur.

Kimse, “gidin Kürtleri öldürün” diye emir veremez.

JİTEM’ci subaylardan, eski ülkücülerden, mafyadan oluşmuş “ölüm mangaları” oluşturarak insanları öldürtemez.

Korgeneral Kıyat’ın sözlerinin ne anlama geldiğini anlamak için Susurluk dosyalarını da yeniden açmak gerekir.

Sadece, askerlerle politikacıları değil, o dönem bu cinayetlerin üstünü örten, soruşturmayan, dosyaları savsaklayan, görevini yapmayan savcılarla yargıçlar da bu “soruşturmaya” dahil edilmeli.

Korkunç bir Kürt kıyımı yaşadığımız o dönem, bu toplumu da, bu devleti de mahvetti.

Çürüttü.

Mafyayla ilişkili generallerin, Yargıtay başkanlarının, MİT görevlilerinin, subayların ortaya çıkmasına neden oldu.

Devlet görevlileri bir yandan Kürtleri öldürürken bir yandan da paylaşamadıkları “uyuşturucu” paraları için birbirlerini öldürdüler.

Bunları unutmaya hakkımız yok.

Hemen hemen herkesin “ailesinden” birini bu korkunç kıyıma kurban verdiği o dönem için Kürtlere “unutalım gitsin” diyemeyiz.

Bu ülkenin sadece bir “özür” borcu yok Kürtlere, o suçların bir daha işlenmeyeceğini, bir daha kimsenin öldürülemeyeceğini, işkence görmeyeceğini garanti edebilmemiz için bütün sorumluları da yargılamalıyız.

Çocuğunun, babasının, kardeşinin, eşinin cenazesini bile bulamamış insanlar yaşıyor Güneydoğu’da.

“Cinayet emirlerini” verenlerin ellerini kollarını sallayarak dolaşması onların acılarına hakaret etmekten başka ne anlama gelir?

Bugün bu ülke barışa ulaşmakta bu kadar zorlanıyorsa, bunun en temel nedenlerinden biri o dönem Kürtlere yaşatılan o büyük acıdır, o kahredici çaresizliktir, hesap sorulmasının bile yasaklanmasıdır, katillerin her mahkemeden sırıtarak çıkmasıdır.

Kürtler o günleri nasıl unutur?

Niye unutsunlar?

Bir daha o katliamın yaşanmayacağına nasıl güvensinler?

Niye güvensinler?

Katilleri ve o katillere emir verenleri bulmak zorundayız.

Sadece Kürtlere karşı değil, bütün insanlığa karşı borcumuz bu.

Bu, bir insanlık suçu çünkü.

Bu insanları yakalayın ve eski cumhurbaşkanı, başbakan, genelkurmay başkanı falan demeden götürüp Diyarbakır’da yargılayın.

Bu yargılamalarla Kürtlerden ve bütün insanlıktan özür dileyip, vicdanımızdaki ağır yükü de belki bir nebze hafifletebiliriz.

ahmetaltan111@gmail.com

9 Ağustos 2010 Pazartesi

EMEKLİ ETMEYİN... TESLİM OLUYORUZ - LALE KEMAL / MEHMET BARANSU - Istanbul - 09.08.2010


http://www.taraf.com.tr/haber/emekli-etmeyin-teslim-oluyoruz.htm

'Delilleri karartma şüphesi var Balyoz sanıkları açığa alınmalı'

Haklarındaki yakalama kararı kaldırıldığı için tutuksuz yargılanacak olan Balyoz sanıklarıyla ilgili hukukçulardan önemli uyarılar geldi.
http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1013923&title=delilleri-karartma-suphesi-var-balyoz-saniklari-aciga-alinmali

1 Ağustos 2010 Pazar

BİR SİKKE HİKAYESİ! UZMAN ÇAVUŞ TANJU ÇAVUŞ!

Aynı film

Biz Türkler aynı filmi defalarca izlemeyi pek severiz. İçinde olup biteni, iyiyi, kötüyü, her türlü entrikayı, dahası sonunu bildiğimiz halde oturur sanki ilk kez izliyormuş gibi heyecanla ve inanarak izleriz.
Hatay'da sahneye konulan filmin de daha önceki filmlerden farkı yok. Yani birinci vizyon bir çalışma değil. Geçmişte pek çok kez sahnelenmiş, yakın geçmişte birtakım mihraklar tarafından senaryosunun üzerinden geçilmiş, her türlü çekim planı yapılmış, aktörleri seçilmiş, rolleri dağıtılmış bir filmden başka bir şey değil.

Hatay'da oynanan kanlı oyun ile Erzincan'da oynanmak üzere iken ellerine yüzlerine bulaştırdıkları oyun arasında pek bir fark yok. İstihbarat birimlerinin yarın başka yerlerde, İzmir'de, Balıkesir'de, Bursa'da da sahneleneceğini rapor ettiği filmlerden başka bir şey değil Hatay'da yaşananlar.

İsterseniz gelin film akışına göre olayı kurgulamaya çabalayalım.

Sahne 1: İlçenin kaymakamı başka bir ile vali yardımcısı olarak tayin ediliyor. Ancak Danıştay kararıyla tekrar eski görevine dönüyor.

Sahne 2: İlçedeki bir yerel siyasetçiye ait maden ocağına plakası belli olmayan ISUZU marka bir kamyonetle Jandarma İstihbarat'ta çalışan 1'i astsubay, 2'si uzman çavuş üç asker geliyor.

Sahne 3: Bir süre sonra bu siyasetçiye ait gri renkli araç madenden ayrılıyor. Kısa bir süre sonra üçü sivil, ikisi terörist kıyafetli 5 kişi tarafından aynı araç durduruluyor. Cep telefonu ve arabası alınan yerel siyasetçi, teröristlerce rehin alınıyor. (Dikkat buyurun, terörist örgütün düşman olarak nitelediği bir partinin temsilcisi olduğu halde kılına dahi zarar verilmiyor.)

Sahne 4: TOKİ konutları polis noktasına saldıran 3 sivil kıyafetli terörist, 4 polis memurunu şehit ediyor. Öyle bir saldırı ki, şehit olan polisler silahlarına bile davranamıyorlar. Tıpkı Gaffar Okkan suikastında olduğu gibi.

Sahne 5: Olaydan sonra araçta 300'den fazla mermi izi bulunuyor. Bir komutan aracın kriminal kontrol için emniyete çekilmesine izin vermiyor.

Sahne 6: Saldırıyı duyan emniyet, saldırganların peşine düşüyor. Bu esnada tam bir bilgi ve ihbar kirliliği yaşatılıyor. Emniyete onlarca ihbar gelerek dikkatler başka yönlere çevriliyor. Ancak polis saldırıda kullanılan aracın izini bulup peşine düşüyor. Saldırıyı gerçekleştiren araç kıskaca alındığı esnada gizli bir ihbar başka bir aracı ihbar ediyor ve dikkatleri ikiye bölüyor.

Sahne 7: İhbar yapılan araç, ateş edilerek durduruluyor ve içindeki üç kişi emniyete alınıyor.

Sahne 8: Saldırının gerçek faillerini taşıyan araç ise halen takipte. Ancak yine sıra dışı bir şey oluyor ve ilçe içerisinde, 'PKK'lılar yakalandı, hadi gidip linç edelim' diye yaygara çıkartılıp binlerce insan emniyet önüne toplatılıyor.

Sahne 9: Bu yaygarayı çıkaranın bir askerî uzman çavuş olduğu belirleniyor. Üstelik görev yeri Hatay değil Bingöl. Bu personelin niçin Hatay'da bulunduğu ise ayrı bir bilinmeyen.

Sahne 10: Gerçek failleri taşıyan araç kaza yapınca failler ormanlık alana kaçıyorlar. Alanı çevirmeye alan polislere '5 kişi emniyeti bastı, linç tehlikesi var' deniliyor, polisler çevirmeden vazgeçip merkeze dönüyor ve saldırganlar kaçıyor.

Sahne 11: Halkı galeyana getirip, emniyete yürüten ve gerçek saldırganların izlerini kaybetmesine neden olan uzman çavuş askerî yetkililere teslim ediliyor ve sorgulanmadan serbest bırakılıyor.

Sahne 12: İstihbaratçıların yerel siyasetçiyi ziyarete gittiği kamyonet hâlâ bir sır. Diğer bir esrarengiz nokta ise rehin alınan siyasetçinin nasıl kurtarıldığı. O da tam bir muamma! MOBESE kayıtları ise hâlâ gizleniyor. Ve en önemlisi ise uzman çavuşun o andan itibaren sırra kadem basması. Ne askerî, ne sivil, merak eden kimse yok bu çavuşu!

İşte böyle sevgili okur. Anlaşılan o ki, şu referandum sürecinde gözü dönen Ergenekon ve PKK çetesi her türlü oyunu, her türlü riski göze alarak sahnelemeye devam edecek.

02 Ağustos 2010, Pazartesi
www.zaman.com.tr/yazdir.do?haberno=1011280

DEKATLON: VESAYET REJİMİNE TOPLU MUHALEFET!

EYLÜLİSTLERLE HESAPLAŞMAK İÇİN "EVET"!


Seyit Rıza heykeli açıldı
http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=RadikalHaberDetay&Date=30.07.2010&ArticleID=1010790